mercoledì 29 gennaio 2014

Türkiye'de Politika ve Ekonomi İlişkileri (1)

1
Türkiye tarihini politika ve ekonomi ilişkileri tarihi diye okumak, bir çok açıdan yararlıdır.
bu alanda, Osmanlı Devleti'nin yıkılış yıllarının getirdiği bazı örnekleri, tarihçiler araştırdılar ve yazdılar.
örneğin, Profesör Zafer Toprak, "Türkiye'de Millî İktisat" kitabında, Profesör Tarık Zafer Tunaya, "Türkiye'de Siyasî Partiler" kitabında, Profesör Feroz Ahmad, "Jön Türkler ve İttihât ve Terakkî" kitabında, Profesör Halil İnalcık, "Economic and Social History of Ottoman Empire" kitabında, Profesör Bernard Lewis, "Modern Türkiye'nin Oluşumu" kitabında, Osmanlı Devleti'nin politika ve ekonomi ilişkileri açısından tarihini araştırmışlardı.
Osmanlı Devleti, 19. Yüzyıl'da, önce 1839'da, İngiltere ile yaptığı sözleşmelerin ardından, Mustafa Reşit Paşa liderliğinde "Gülhane Hatt-ı Hümâyunu"nu açıklarken, Osmanlı yönetiminin yeni ekonomik politikalarını da açıklamış oluyordu. 19. Yüzyıl Osmanlı Tarihi, Osmanlı yönetiminin ekonomik politikalarının bir anlatımıdır aynı zamanda. Osmanlı Devleti, "kolonici" Batılı devletler karşısından gittikçe zayıfladı ve Sovyet-Rus Tarihçi Noviçev'in sonradan yazdığı gibi "yarı-koloni" bir devlet haline getirildi. bunun aşamaları -"safha"ları-, bir çok 19. Yüzyıl Tarihçisi tarafından araştırıldı. Profesör İlber Ortaylı'nın "İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı" kitabı ile, Profesör Noviçev'in "Osmanlı Devleti'nin Yarı-Sömürgeleştirilmesi" kitabı, Tanzimat Tarihi ile ilgili bir çok kaynak kitap, Osmanlı Devleti'nin 19. Yüzyıl'da nasıl "borç"landırıldığını, Batılı "imtiyaz şirketleri"ne nasıl bağlandığını ve nasıl "bağımlı"laştırıldığını anlatır.
1876'da, 2. Abdülhamit ve Sadrazam Mithat Paşa liderliklerinde başlayan politik reformlar, önce ilk Anayasa'nın ve 1. Meclis-i Mebûsan'ın kabûl edilmesi ile gerçekleşirken, çok geçmeden bir karşı-reform hareketi başlar ve 2. Abdülhamit'in "İstibdât Rejimi" otuz üç yıl kadar sürecek bir "politik diktâ"ya dönüşür, 1908 Jön Türk Devrimi ile sona erecek bir "diktâ"dır bu. bu yıllarda, Osmanlı Devleti, Batılı devletlere ve "imtiyaz şirketleri"ne "borç"landırılır ve "bağımlı"laştırılır, Osmanlı Devleti'nin bir çok üretim alanına Batılı devletler ve "imtiyaz şirketleri" hâkim olur.
Osmanlı Devleti, 20. Yüzyıl'a geçildiğinde, "bağımlı" bir devlet olmuştur.
Profesör Şevket Pamuk, "Osmanlı-Türkiye İktisat Tarihi" kitabında, Osmanlı Devleti'nin özellikle ekonomide nasıl "bağımlı"laştırıldığını ayrıntıları ile anlatır.
20. Yüzyıl, dünyada, savaşlar ve devrim hareketleri ile başlamışken, Osmanlı Devleti de bu gelişmelerin dışında kalmamıştı.
Osmanlı Devleti, 20. Yüzyıl'da, topraklarını yitirmeye, "bağımsızlık" hareketleri ile sınırlarının daralması sonunda yeni koşullarda yaşamaya başlamışken, Balkan Savaşı ile sarsıldı. sonra da, 1. Dünya Savaşı'nın nedenleri oluşmaya başladı. bu yıllarda, 1908 Jön Türk Devrimi ile, Osmanlı Devleti'nin hem politik, hem de bürokratik yapısında değişiklikler olmuştur. İttihât ve Terakkî Fırkası liderliğinde, Osmanlı Devleti, politik ve ekonomik alanlarda yenilenmeye başlamıştı. ama, 1. Dünya Savaşı öncesi, Talât Paşa'nın anılarında yazdığı gibi, dünya farklı kamplara bölünürken, bir dünya savaşının hazırlıkları yapılırken, Osmanlı Devleti hükümetleri de Almanya ile aynı safta, 1. Dünya Savaşı'na hazırlanıyordu.
aynı yıllarda, Rus Çarlığı yıkılıyordu, 1917 Şubat Devrimi ile önce Menşevik Hükümet kurulurken, 1917 Ekim Devrimi ile, Vladimir Lenin'in liderliğinde Bolşevik Hükümet kuruldu, bir süre sonra da Rus Çarlığı'nın yerini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği aldı.
1. Dünya Savaşı'nda yıkılmış devletlerden biri de, Osmanlı Devleti idi. 1918'de, Mondros Mütârekesi ile, Osmanlı Devleti'nin yıkılışı kesinleşti ve uluslararası hukuk açısından sonuçlandı.
1. Dünya Savaşı'nın Osmanlı Devleti'ne ve Osmanlı halklarına "maliyet"i korkunç idi.
Osmanlı Devleti'nin yıkılışının nedenlerini oluşturan koşullardan bazıları, politika ve ekonomi ilişkileri alanında oluşmuştur. Osmanlı Devleti yönetimi, farklı politik kamplara bölünürken, ekonomide bir yandan "borç"lanma ve "savaş ekonomisi", bir yandan da Profesör Donald Quataert'in deyişi ile "Avrupa iktisadî yayılımı", Osmanlı Devleti'nin politik ve ekonomik yıkılışını hazırlamıştır.
2
Osmanlı Devleti'nin politik yapısı, 19. Yüzyıl süresince değişti ve gelişti.
bir yandan da, Osmanlı Devleti'nin üretim alanında reformlarla yenilendiği bir yüzyıldı 19. Yüzyıl.
"Sanayi Devrimi", Osmanlı Devleti'ne çok geç gelmişti, ama, Osmanlı Devleti'nin bazı bölgeleri, 19. Yüzyıl'ın sonlarında "sanayi bölgeleri" haline gelmişti, bir çok "manüfaktür" -"atölye"-, bir çok fabrika, İstanbul, Kocaeli, İzmir, Adana, Bursa gibi kentlerin çevrelerinde kurulmuştu.
aynı yıllarda, Osmanlı Devleti sınırları içinde, limanlar inşâ edildi, demiryolları ve karayolları inşâ edilmeye başlanmıştı, sonraları Almanya'nın "Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi"nin bir bölümü de Osmanlı Devleti sınırları içinde inşâ edilmişti. 
Osmanlı Devleti'nin tarımı modernleştirme ve makineli tarım tekniklerinin geliştirilmesi yönünde, "kooperatif"lerin kurulması ve yaygınlaştırılması yönünde, tarım bankacılığının kurulması ve geliştirilmesi yönünde, tarım işçiliğine "kalite" kazandırılması yönünde, "toprak reformları" yapılması yönünde ve bazı "toprak vergileri"nin azaltılması ya da reforme edilmesi yönünde attığı adımlar da, 19. Yüzyıl'da, Osmanlı Devleti'nin politika ve ekonomi ilişkilerini anlamak açısından ilginç veriler getirir.
Osmanlı Devleti, "durağan" bir yapıda değildir, çoğu yüzyılda, Osmanlı Devleti, reformcu, hareketli, yenilikçi kişiliğini, üretici ve "dışa açık" yapısını belli eden bir kurumlaşmadır.
Osmanlı bürokratları, dünyaya açık yöneticilerdi. Osmanlı Devleti'nin ekonomik ilişkilerini yürüten yöneticiler, dünyadaki politik ve ekonomik gelişmeleri izliyorlardı.
ama, dünyada yaygın "kolonici kapitalist" gelişmeler, dünyanın "paylaşılması" yönünde "emperyalizm"in oluşması, Vladimir Lenin'in 1916'da yazdığı "Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması" kitabındaki verileri de hatırlayınca, dünyanın farklı "emperyalist kapitalist" devletler ve güçler arasında "savaş"lara varacak bir "çelişme ve çatışma dünyası" haline getirilmesi, Osmanlı Devleti'nin de yıkılışının koşullarını hazırlamıştı.
Osmanlı halkları ise, 1. Dünya Savaşı sonrası, "isyan" etmekten, politik ve ekonomik olanaklarını yeniden kazanmak için ve yeni bir dünyada, yeni bir politik ve ekonomik koşullanma yaratmak için "ayaklanmak"tan başka bir yol bulamamıştı. bir yandan, Balkanlar'daki Osmanlı halkları "isyan" etmişler ve yeni "ulus-devletler" kurmuşlar, bir yandan da, Trakya ve Anadolu'da "isyan" eden Osmanlı halkları, Türk Halkı'nın liderliğinde, 1919 ile 1923 arasında bir "Ulusal Kurtuluş Savaşı" ile yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmuşlardı.
1923'de, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Ali Fuat Paşa, Celâl Bayar, Fevzi Paşa gibi liderlerce yeni bir politik ve ekonomik "statü" kurulmuştu, yeni Türkiye Cumhuriyeti, özellikle, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa'daki Sosyalist Parti Hükümeti tarafından tanınan ve desteklenen yeni bir politik ve ekonomik kuruluşu başlatmıştı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, dünyanın en ciddî devrim ve reform liderlerinden biriydi ve Cumhuriyet Halk Fırkası'nın kurucusu idi, Cumhuriyet Halk Fırkası hükümetleri, 1923 ile 1938 arasında, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın önerdiği bir çok devrim ve reform hareketlerini gerçekleştirmiş ve Türkiye'de yeni bir politik ve ekonomik ilişkiler alanı ve hukuk yaratmıştı. 
Cumhuriyet Halk Fırkası hükümetleri, sanayileşme, tarımın modernleştirilmesi ve makineli tarımın yaygınlaştırılması, toprak reformları, köylüleri yüzyıllarca yıpratan "vergi"lerin kaldırılması ya da azaltılması, Türkiye'nin bölgesel ekonomik eşitsizliklerinin azaltılması, halkın eğitilmesi, sanayide ve tarımda "kalite"nin geliştirilmesi, mühendislik eğitiminin yaygınlaştırılması, üniversite reformlarının sanayileşme ve tarımın modernleştirilmesi reformları ile ilişkili biçimde gerçekleştirilmesi, kentleşmede "plan" ve "disiplin" anlayışı ve bilim ilkelerine göre yapılanmanın yaygınlaştırılması gibi reform adımları atmışlardı.
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne kalmış "olumlu" ve "olumsuz" güçler, Cumhuriyet Halk Fırkası hükümetleri tarafından yeniden değerlendirilmişti. Türkiye'nin, politik yenilenmesi ile ekonomik yenilenmesi, 1923 ile 1938 yılları arasında, aynı anda ve birbirleri ile bağlı bir biçimde gerçekleştirilmişti.
Türkiye, "1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyun"u ile 1938 arasındaki yüzyıl içinde oluşmuş bir devlet ve halk idi, siyasî sınırları da bu yüzyıl içinde oluşmuştu. Osmanlı Devleti'nin yıkılışının politik ve ekonomik "önkoşul"ları kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun politik ve ekonomik "önkoşul"ları da, 1839 ile 1938 yılları arasındaki yüz yılda oluşmuştu.
SİNAN ÖNER

lunedì 25 marzo 2013

Türkiye'de Sanayileşme Tarihi'nden Notlar

1
Türkiye, daha Osmanlı Devleti'nin son döneminde, Tanzimat reformlarının ardından sanayileşmeye başlamıştı. İzmir'de, Çukurova'da -Adana ve Mersin çevresinde-, Kocaeli'nde, İstanbul çevresinde, büyük atölyeler ve fabrikalar kurulmaya başlanmıştı. Osmanlı devletinin son yıllarında, Osmanlı sanayi işçileri sendikalar kurmaya başlamış, "Amele Birlikleri" kurulmuş, hatta bazı sanayi işçileri de, İştirakçi Hilmi'nin liderliğinde Osmanlı Sosyalist Fırkası'nda bir araya gelmişlerdi.
Osmanlı sanayisinde, daha çok dokuma sanayii, tütün işleme sanayii, maden işleme sanayii, gıda sanayii gibi sanayi alanlarında gelişmeler olmuştu. ama, Osmanlı devleti, önce Balkan Savaşı'na, sonra da Birinci Dünya Savaşı'na katılınca, Osmanlı sanayii de geri kaldı, hatta bir çok atölye ve fabrika savaş koşullarında zararlar gördü, çoğu da kapanmak zorunda kaldı.
ama, sonra, Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında, ve sonra da, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilânı ardından, bir çok yeni atölye ve fabrika açıldı. halk, sanayide ve tarımda yenilikler yapılması için çaba harcadı. 
2
Türkiye sanayii, 1923'de Cumhuriyet'in ilânı ardından, İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar, kısa bir sürede gelişti, Türkiye'nin her tarafında büyük atölyeler ve fabrikalar kuruldu. "devletçi ekonomi" döneminde, açılan atölyelerin ve fabrikaların çoğu, devletin himayesinde ve devletin sanayi teşkilâtlarının çabaları ile kuruldu. Türkiye'nin başlıca sanayi bölgeleri de, Osmanlı dönemindeki gelişmeleri sürdürecek biçimde oluşmuştu. İstanbul çevresi, Kocaeli, İzmir, Adana-Mersin çevresi, Eskişehir, Kayseri gibi sanayi bölgeleri oluşmuştu.
1923'de, İzmir İktisât Kongresi'nde halkın temsilcileri, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde bir araya gelmişlerdi. İzmir İktisât Kongresi'nde alınan ekonomik kararlar, toplantıların sonuçları, sonraki ekonomik faâliyetleri tâyin etmişti, sanayileşme çabaları da, İzmir İktisât Kongresi'nin sonuçlarına göre gerçekleştirilmişti.
Şeker Fabrikaları, Kâğıt Fabrikaları, Tütün İşleme Fabrikaları, Dokuma Fabrikaları, Maden İşleme Fabrikaları gibi yaygın ve büyük fabrikalar kuruldu.
3
Türkiye'de sanayileşme, bankaların kurulması ile daha da gelişmişti. sanayi sermayesinin gelişmesinde, bankacılığın gelişmesinin yararları olmuştu. devlet bankaları, daha sonra da özel bankalar kuruldu. sanayi ile bankacılık bir süre sonra birbiri ile ilişkilendi, hatta bütünleşti. 
Türkiye'de sanayileşme, İkinci Dünya Savaşı sonrası, özellikle de 1950'den itibâren, Demokrat Parti hükümeti yıllarında yeni bir gelişme dönemi yaşadı, hem fabrikalar çoğaldı, hem de farklı sanayi alanlarında gelişmeler oldu. 
"köyden kente göç" akımı ile, kentli nüfûs arttı ve kentlerdeki sanayi işletmeleri çoğaldı, sanayi işçilerinin sayısı arttı, bir süre sonra işçi sendikacılığı yaygınlaştı. 1946 Sendikacılık Hareketleri ardından, 1952'de Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Türk-İş, kuruldu. sanayide, toplu sözleşme dönemi başladı, ücretli çalışma koşullarında değişiklikler oldu. 1963'de, CHP hükümeti sırasında, işçi hakları, grev ve lokavtlı toplu sözleşme hakları yasallaştırıldı, çalışma alanında reformlar yapıldı.
sanayileşme koşulları değişirken, sanayide yerleşmiş bir işçi ve teknisyen nüfûs oluştu, mühendisler yetiştirildi, sanayiciler de sanayi odalarında teşkilâtlandılar.
bu dönemde, "karma ekonomi"nin kurallarına göre bir sanayi politikası uygulanmıştı. bir yandan, devletin sanayi alanındaki faâliyetleri sürerken, bir yandan da özel sektör sanayiciliği yaygınlaştı, bir çok özel firma sanayi işletmeleri kurdu.
4
Türkiye'de sanayileşme, özellikle 1950'den itibâren, dış ekonomik ilişkilere bağlı olarak gelişmişti. Türkiye'nin bir ithalât ve ihracât hacmi vardı, bu hacimde değişiklikler oldu, bu değişiklikler de sanayi üretimine bağlı olarak gerçekleşmişti.
sanayi, gittikçe, dış ticâret ilişkileri ile bağlanmıştı. başka devletler ve başka ülkelerin özel sektör kurumları ile Türkiye'deki sanayi işletmeleri ve sanayi üretimi arasında ilişkiler gelişti, hatta bir karşılıklı bağımlılık dönemi yaşandı.
bir çok yeni sanayi işletmesi, dış kredi ve teşviklerle kurulmaya başlandı, uluslararası sanayi firmalarının Türkiye'de temsilcilikleri -acenteleri- kuruldu, Türkiye, büyük bir "pazar" olarak kabûl edilirken, Türkiye'de üretilen bazı sanayi ürünleri de başka ülkelere ihrâç edildi.
5
Türkiye'de sanayileşme, tarımın gelişmesiyle de bağlı olarak gerçekleşmişti. bir çok sanayi işletmesi, tarımsal üretime bağlıydı, tarım ürünlerinin işlendiği fabrikalar yaygınlaşmıştı. örneğin, tütün işleme fabrikaları, pamuk işleme fabrikaları, üzüm işleme -şarap ve rakı- fabrikaları, ayçiçeği ve mısır işleme -yağ- fabrikaları gibi fabrikalar çoğaldı, yaygınlaştı.
tarım üretiminin modernleştirilmesi ihtiyacı, tarımda makineleşme çabalarını getirdi. tarım birliklerinin ve kooperatiflerin yaygın olarak kurulması da, tarım üretiminin modernleşmesi yönünde yenilikler getirdi, ve tarımdaki gelişmeler sanayi alanına yansıdı, sanayi üretimi ile tarım üretimi aynı dönemlerde yenilendiler ve güçlendiler.
tarımın ve sanayinin 1923'den itibâren gelişmesinde, "karma ekonomi" modelinin uygulanmasının önemi vardı. devletin tarım ve sanayi faâliyetleri ile özel sektör faâliyetleri, birbirine uyumlu bir biçimde yıllarca sürmüştü. sanayinin yaygınlaşması da, tarımın makineleşmesi ve gelişmesi de, "karma ekonomi" modelinin uygulanması ile olanaklı idi.
2000'li yıllarda, sanayi üretiminin hem Türkiye'deki, hem de dünyadaki koşullarında bazı değişmeler oldu, ama, sanayi üretiminin esas özelliklerinde ciddî bir değişme yaşanmadı.
sanayi, yine tarım üretimine ve bankacılık faâliyetlerine bağlı, yine bir ithalât ve ihracât düzeni içinde sürüyor, bir "iç pazar"-"dış pazar" ilişkileri sistemi ile koşullanıyor. sanayide, özel firmaların ağırlığının artması da, dünya ekonomisi içinde Türkiye'nin yaşadığı tarihin bir sonucu. eskiye göre, dünya ekonomisine göre daha çok koşullanan bir sanayi var Türkiye'de.
SİNAN ÖNER

sabato 9 febbraio 2013

Osmanlı-Türkiye Tarımsal Üretim ve Mülkiyet (2)

1
Osmanlı Köylüsü'nün yaşadığı sorunlar, çeşitli tarihçilerce ele alınmıştı. Osmanlı topraklarının genişliği düşünüldüğünde, köylü nüfûsunun neler yaşadığına meraklanmak doğaldır. Balkan köylüleri, Arap köylüler, İç Anadolu köylüleri, Ege köylüleri, Osmanlı Devleti'nin sahip olduğu toprakların köylüleri, bir "tarım ve mülkiyet düzeni"nde yaşamaya mecbûrlardı. köylüler söz konusu olduğunda, köylülere uygulanan vergiler tartışılır. Osmanlı "vergi sistemi"nin köylüler açısından neler getirdiğini, Osmanlı iktisât tarihi araştırmaları yapan tarihçiler ele almıştı. Osmanlı köylülerinin tarım üretimi, dünya ekonomisi açısından ne anlama gelmekteydi, bu da tarihçilerin ele aldığı konulardan biridir.
Osmanlı toprakları, köylülerin "mülk"ü değildi, tarım üretimi yapılan topraklar, Osmanlı Sarayı'na ait topraklardı, köylülere kiraya verilmekteydi. köylüler, Osmanlı toprağında "kiracı" olarak yaşıyorlar, çalışıyorlardı.
Osmanlı tarımında uygulanan "devlet mülkiyeti sistemi", tarihçilerin, başka sosyal bilimlerle uğraşan araştırmacıların en çok tartıştığı bilgi konularından biridir. "Asya Tipi Üretim Tarzı" ve "Avrupa Feodalizmi" varken, bir de "Osmanlı Devlet Mülkiyeti" vardı. Osmanlı toplumunun "feodal" olup olmadığını tartışan araştırmacılar, Osmanlı mülkiyet ilişkileri ile Avrupa'daki mülkiyet ilişkilerini ve Asya toplumlarının mülkiyet ilişkilerini karşılaştırıyorlardı.
2
Osmanlı tarımının yüzyıllar sürmüş tarihinde, "feodal" hatta "köleci" bazı kalıntılar olması doğal bir gerçek idi. Osmanlılar, "köleci" ilişkileri Osmanlı devleti ile Osmanlı halk arasında zaman zaman uygulamışlardı, Osmanlı Sarayı açısından Osmanlı halkı "köle" olmaya müsâit idi. Osmanlı "feodalizmi" ise, köylülerle ilişkilerinde Osmanlı memûrlarının ve Osmanlı devleti ile işbirliği yapan yerel zenginlerin -"beyler"- uyguladığı bir metod idi, "feodalizm", tarım üretimi ve mülkiyet ilişkileri açısından bir metod idi, ihtiyaç duyduğunda Osmanlı devlet yöneticileri, "feodalizm"i kullanmışlardı.
Osmanlı Devleti'nin yıkılış yıllarında, Batılı şirketlerle ve devletlerle anlaşmalar yapan Osmanlı devlet yöneticileri, Osmanlı köylülerinin yaşayış koşullarında bazı değişiklikler yapmayı kararlaştırmışlardı. Osmanlı köylülerinin yaşayış koşullarının çeşitli yönleriyle değiştiği bir yüzyıldı 19. Yüzyıl.
3
Osmanlı Devleti'nin yıkılması ile, köylüler, "millî" bir karakter kazanmışlardı, artık, Nâzım Hikmet'in yazdığı gibi bir "Türk köylüsü" vardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda, köylülerin vazgeçilmez bir rolü vardı; Mustafa Kemal Atatürk'ün "köylü, milletin efendisidir" derken, tarihsel bir gerçeği anlattığını, sosyal ve ekonomik açıdan da, Cumhuriyet reformlarında köylülerin rolünü işâret ettiğini hatırlıyoruz. 1923'te İzmir'de toplanan İzmir İktisât Kongresi'nde de, köylülerin temsilcileri ağırlıklıydı, Türkiye'nin yeni sosyal, siyasî, hukukî, ekonomik atmosferinde, köylüler de değişiyordu, köylülerin etkinliği ve ağırlığı çoğalıyordu.
Cumhuriyet reformları arasında, köylülere uygulanan bazı vergilerin kaldırılması ve vergi hukukunda değişiklikler yapılması vardı. "mülkiyet ilişkileri" de değişiyordu. köylüler, Cumhuriyet reformları ile, toprakları "mülk" edinebileceklerdi, bazı topraklarda hâlâ "devlet mülkiyeti" vardı, ama, Türkiye'nin bir çok bölgesinde köylülerin topraklara "özel mülkiyet"i uygulanmaya başlamıştı. "tarımın kapitalistleştirilmesi" de, Cumhuriyet reformları ile hızlandırılmıştı, özellikle 1950-1960 arasındaki Demokrat Parti Hükümeti yıllarında, "tarımın kapitalistleştirilmesi" politikası uygulanmıştı. Osmanlı toplumunun bir çok özelliği, Cumhuriyet reformları ile geçmişte kalmıştı, halk değişmek istemiş ve hem Cumhuriyet Halk Partisi Hükümeti yıllarında, hem de Demokrat Parti Hükümeti yıllarında değişmişti, sosyal, siyasî, hukukî, ekonomik değişiklikler yapmıştı.
bir yandan da, "köy sosyalizmi" ya da toprakların "kamusal mülkiyet"i, "kooperatifçilik" ve "köy enstitüleri" ile "sosyal eğitim", Cumhuriyet reformları ile köylerde uygulanmaya başlamıştı. Cumhuriyet reformları ile, "tarımın kapitalistleştirilmesi", "sosyal köy ekonomisi", "kamusal ve özel mülkiyet" gibi birbirinden farklı eğilimler, metodlar, aynı anda uygulanmaya başlamıştı. "karma ekonomi" kavramının bir temeli de "tarım ekonomisi" idi.
"tarım kapitalizmi" ile "tarım sosyalizmi"nin uzun yıllar Türkiye'nin "karma mülkiyet ilişkileri"ni tâyin etme rekâbeti yaşadıkları da bir gerçek idi. böyle bir rekâbet içinde, ya "tarım kapitalizmi" ağır basmış, ya da "tarım sosyalizmi" ağır basmıştı. Osmanlı "feodal mülkiyet ilişkileri" ise çoktan geçmişte kalmış, bir çok yerde unutulmuştu.
SİNAN ÖNER
 

martedì 1 gennaio 2013

Osmanlı-Türkiye Tarımsal Üretim ve Mülkiyet (1)

1
Osmanlı Tarımı ve Osmanlı Toprak Mülkiyeti hakkında yazık ki yeterli tarih çalışması yoktur. ama, 20. Yüzyıl'da, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, tarihçilik alanında eserler vermiş tarihçilerin çoğu, Osmanlı Tarımı ve Toprak Mülkiyeti hakkında araştırmalar yapmıışlar, makaleler yazmışlardır.
Profesör Ömer Lütfi Barkan'ın "Türkiye'de Toprak Meselesi" kitabı, bu alandaki derleme eserlerin en önemlisi kabûl edilir. Profesör Barkan, Osmanlı Tarımı'nı (Ziraati'ni) ve Osmanlı Toprak Mülkiyeti'ni, bu kitaptaki çeşitli makalelerinde ayrıntıları ile ele almıştır. "iktâ sistemi"ni, "tımar sistemi"ni, Osmanlı vergi sisteminin tarihini, "artı-ürün"den alınan vergilerin tarihini, "öşür"ü, Osmanlı köylülerinin yaşadıkları "ekonomik sistem"i, Profesör Ömer Lütfi Barkan'ın kitabında okumak olanaklıdır. Profesör Barkan, Osmanlı'nın Balkanlar'ı "kolonize" etmeleri sürecini de ele almış, Osmanlı "kolonizasyonu" sırasındaki tarım sorunlarını yazmıştır.
Osmanlı tarihini araştıran araştırmacıların ilgilendiği bir konu da, "toprak ağalığı" konusudur. Muammer Sencer, "Toprak Ağalığının Kökenleri" kitabında, "toprak ağalığı"nı ayrıntıları ile incelemişti. Avrupa feodalizmi ile Osmanlı feodalizmi arasındaki farkları, Muammer Sencer'in kitabından anlayabiliriz.
Muzaffer İlhan Erdost'un "Osmanlı Mülkiyet İlişkileri" kitabı da, bu alanda yayınlanmış önemli eserlerden biridir. Erdost, bu kitabında, Bizans ekonomisi ile Selçuklu ekonomisinin Osmanlı ekonomisine etkilerini de ele almıştır.
Profesör Fuat Köprülü, Profesör Halil İnalcık, Profesör Şevket Pamuk, Profesör Zafer Toprak, Tarihçi Mustafa Akdağ, ve başka bir çok araştırmacı, araştırmalarında Osmanlı Tarımı ve Osmanlı Toprak Mülkiyeti hakkında bazı notlar yazmışlardır. ama, asırlarca sürmüş Osmanlı Tarihi'nin ekonomi boyutu hakkında daha çok ve daha ciddî eserler olması gerekirdi.
1968'lerde, Osmanlı Toplumu ile ilgili akademik tartışmalar yapılırken, bazı yeni bilgiler de yayınlanmıştı. meselâ, Osmanlı ekonomisinin Batılı anlamda feodal bir ekonomi olduğu tezi ile Asyatik bir feodalizmin geçerli olduğu -meselâ yaygın bir feodal devlet mülkiyeti- tezi, farklı akademik eğilimlerin tartışmalarına neden olmuştur. 
2
Osmanlı Tarımı, 19. Yüzyıl'da Batılılar'ın denetimine ve bazı yerlerde de sahipliğine geçmişti. 
Batılı tarım şirketlerinin, ticaret ve sanayi şirketleri ile Osmanlı'yı kuşatmaları, 19. Yüzyıl'ın bir gerçeği idi ve 20. Yüzyıl'a devrolundu. 1. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kalan Osmanlı'nın bu zorunluluğunun bir tarihi vardı ve bu tarihin bir boyutu da, Osmanlı Tarımı üzerinde Batılı şirketlerin tasarruf sahibi olmalarıydı. 
Osmanlı Tarımı'nın "feodal devletçi" özelliği, 19. Yüzyıl'da Batılı devletlerin yaşadığı sanayi devrimi ve kapitalistleşme süreci ile bağdaşmayan bir özellik idi, bir süre sonra da, Batılı kapitalist devletler ve şirketler, Osmanlı "feodal devletçi" yapıyı çözmüşler, dağıtmışlardı. Osmanlı Devleti'nin Batılı devletlere teslimiyetinin ekonomik bir temeli de, Osmanlı "feodal devletçi" yapıydı, Osmanlı Mülkiyet İlişkileri idi. Osmanlı Devleti, tarihî özelliklerini terk edemiyordu, ama, bir zorunluluk vardı ki, Osmanlı Devleti de, halk da, Batılı kapitalist devletlere bağlanmaktan başka çare bulamamıştı.
bu dönemle ilgili araştırmalar yapmış bir tarihçi de, Profesör Donald Quataert idi. yine, Profesör Stanford Shaw, Profesör Paul Dumont, Profesör İlber Ortaylı da, Osmanlı Devleti ile Batılı devletler arasındaki ekonomik ilişkileri araştırmışlar, eserlerinde yazmışlardı. 
1. Dünya Savaşı'nda, asırlar sürmüş Osmanlı Tarımı ile Osmanlı Mülkiyet İlişkileri yıkılmıştı. 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti'nin ve Osmanlı Toplumu'nun "final"i olmuştu
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, Osmanlı Tarımı'ndan ve Osmanlı Mülkiyet İlişkileri'nden devralacağı bir şey kalmamıştı, yeni bir tarım ve yeni mülkiyet ilişkileri yaratmak ödevi vardı.
SİNAN ÖNER             

martedì 30 ottobre 2012

Karl Marx'ın "Kapital"ini Hatırlamak

1
Karl Marx'ın "Kapital"ini, ekonomi bilimi ile ilgili araştırmalar yaparken fark etmiştim, birinci cildini de, üniversiteye başladığım yıllarda, bir yaz tatilinde okudum, notlar aldım okurken, "Kapital"in ikinci ve üçüncü cildini de genel olarak inceledim.
"Kapital"in birinci cildini, Vladimir Lenin de, "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi" kitabında çokça ele almıştı, ekonomi tarihi araştırmalarında "Kapital"in metodolojik bir kaynak eser olduğunun bir kanıtıydı "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi". sonra fark ettim ki, daha bir çok yazar, tarihçi ve ekonomist, "Kapital"i kaynak olarak kullanıyor, eserlerinde "Kapital"e göndermeler yapıyor. İtalyan Tarihçi Gramsci, Fransız Tarihçi Braudel, İngiliz Tarihçi Hobsbawm, Macar Ekonomist Varga, Macar Ekonomist Mezsaros, Fransız Filozof Althusser, Arap Tarihçi Samir Amin, Karl Marx'ın "Kapital"ine göndermeler yapan yazarlardan bazılarıydı.
"Kapital", demek ki, 19. Yüzyıl'da yazılmış ve yayınlanmış bir eser olmasına rağmen, 20. Yüzyıl'da eskimemiş, aynı tazelikle kütüphanelerde, arşivlerde, çalışma odalarında kaynak bir eser olarak okunmuştur.
2
"Kapital"in birinci cildinde, ilk yüz sayfa kadar, "değer" konuları incelenmiştir, Karl Marx "değişim değeri" ve "kullanım değeri", "meta üretimi", "meta fetişizmi", "metaların dolaşımı", "sanayi kapitalizminde değer ilişkileri" gibi konuları ayrıntıları ile ele almıştır. Marx'a göre, "meta"yı ve "değer"i anlamak, "kapitalist üretimin hareket yasaları"nı anlamak için ilk ödevlerdir.
"Kapital"in birinci cildinde, daha sonra, "sanayi", "kapitalist pazar ilişkileri", "işgünü ve ücretler", "metalar ve fiyatları", "kâr", "kapital kavramı", "kapitalist üretimde kapital birikimi", "tarım kapitalizmi", "toprak rantı", "kolonicilik ve kapitalizmin dünyaya yayılması" gibi konular incelenir. Marx, "Kapital"de, kapitalizmin 19. Yüzyıl'daki "tablo"sunu tümüyle okurlarına anlatmak istemiştir, bu amacına da ulaştığını "Kapital"in bugün hâlâ kaynak bir eser olmasından anlıyoruz. 19. Yüzyıl Kapitalizmi'ni anlamak için, "Kapital"i okumak hâlâ ilk ödevdir.
3
"Artı-Değer" kavramı da, "Kapital"in birinci cildinde ayrıntıları ile ele alınır. "Kapitalist Artı-Değer" nasıl oluşur? Marx, bu soruyu yanıtlamak için, bir çok sanayileşmiş ülkeyi incelemiş, araştırmıştı. özellikle, İngiliz, Alman, Fransız ve İtalyan deneyimlerinde kapitalizmin "artı-değer" üretmesinin koşullarını araştırmıştı Marx, "Artı-Değer"le ilgili geçmiş ekonomistlerin yazdıklarını da eleştiriden geçirmiş, "Kapital"in dördüncü cildi olarak da "Artı-Değer Teorileri" yayınlanmıştı, Marx, "artı-değer"i açıklayan son bir ekonomi tarihçisi olarak "Kapital"i yazmıştı. Marx'ın ardından "artı-değer"i açıklamaya girişen ekonomistler, tarihçiler, genellikle Marx'ın "Kapital"ine gönderme yapmakla ve Marx'ın yazdıklarını yinelemekle yetinmişlerdir.
4
Karl Marx, "Kapital"i yazmadan önce "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"yı yazmış ve yayınlamıştı. bu açıdan, "Kapital", Karl Marx'ın araştırmalarında gittikçe derinleşmesinin bir eseridir, 1844'de yazdığı "1844 Elyazmaları"nda ekonomi alanında araştırmalar yaptığını belli etmişti Marx, "Kapital"i yazmaya ise çok sonra başladı. 
Karl Marx'ın "Kapital"inde, "kapitalist toplum"daki "sosyal sınıflar" konusu da yer almıştı. ne var ki, "sosyal sınıflar" konusunu tamamlamamıştı Marx.
Vladimir Lenin'e göre, Marx, 19. Yüzyıl Kapitalizmi'nin en doğru bir anlatımını yazmıştı, ama, "kapitalizmin en yüksek aşaması, emperyalizm"i görmemişti Marx, 20. Yüzyıl'a yetişseydi, "Kapital"i sürdürürdü, "Emperyalist Kapitalizm"i tanımlayan araştırmalar yazardı. ama, Lenin'e göre, ve başka bir çok tarihçiye göre, Karl Marx, "emperyalizm"i ve "emperyalist savaşlar"ı sezmişti, "dünya pazarı", "kolonicilik" gibi konuları ele alırken bazı sezgileri fark edilmekteydi.
5
Karl Marx, "Kapital"de, işçi sınıfını ve burjuva sınıfı, "kapitalist toplum"un başlıca "sosyal sınıflar"ı olarak incelemişti. hem kapitalizmin tarihini ele alırken, hem de kapitalizmin "sosyal sınıflar"ı nasıl büyüttüğünü, meselâ işçi sınıfının nicelikçe nasıl çoğaldığını, nitelikçe nasıl daha "kalifiye" bir sınıf haline geldiğini araştırmış, yazmıştı.
Karl Marx'ın "Kapital"inin bir özelliği de, 1. İşçi Enternasyonali Derneği'nin kurulması ile, işçi sınıfına seslenen bir kitap olmasıdır, Marx, 1. İşçi Enternasyonali Derneği'nin Başkanı idi, ve "Kapital"i farklı ülkelerde, farklı dillerde yayınlatırken, dünya işçilerini, uluslararası işçi hareketlerini "Kapital"i okumaya dâvet ediyordu. işçiler de, burjuvalar da, "Kapital"i okudular. Marx, araştırmalarının çoğunu Londra'daki "British Museum" kütüphanesinde yapmıştı. İngiliz Parlamentosu'da, başka bir çok devletin parlamentoları gibi, Karl Marx'ın okurları idi, "Kapital"in okurları arasında bir çok devletin yöneticileri vardı.
Marx, daha ilk eserlerinden itibâren, farklı milletlere bir anlamda rehberlik ve öğretmenlik yapmıştı. "Kapital"in, Marx'ın binlerce sayfalık eserleri arasındaki yeri ise vazgeçilmez, çok önemli bir yerdir.
SİNAN ÖNER

venerdì 10 agosto 2012

"Olimpiyat Ekonomisi"

1
Modern Olimpiyatlar, 1890'lardan bugüne sürüp geliyor. her dört yılda bir, farklı bir ülkede Olimpiyat Oyunları var. "Olimpiyat Ekonomisi" kavramını az önce ben "uydurdum". ama, belki de, "literatür"de vardır, "Spor Ekonomisi" kavramının içinde "Olimpiyat Ekonomisi" de vardır.
nedir "Olimpiyat Ekonomisi"?
önce, sporun farklı dallarında, farklı "sponsor firmalar"ın olması, bir "ekonomi" olduğunu kanıtlıyor. spor turnuvalarının "sponsor"ları vardır. meselâ, Adidas firması, atletizm gibi spor dallarında önemli bir "sponsor"dur, bir çok yarışmacının giysileri, formaları, ayakkabıları, Adidas tarafından üretilmektedir.
sporcuların kullandıkları ürünlerin çoğu, uluslararası firmalar tarafından üretilir.
"Olimpiyat Ekonomisi"nin bir yönü, sporcuların yaptıkları ekonomik faâliyetler ve sporcuların turnuvalar sırasında kullandıkları ürünler açısından bellidir.
"Olimpiyat Ekonomisi"nin başka bir yönü de, turnuvaların farklı uluslardan izleyiciler tarafından, turnuva sahalarında veyâ televizyon ve internet gibi iletişim araçlarında izlenmesine bağlıdır. Olimpiyat Oyunları'nın "bilet"leri çok önceden satışa çıkarılır, ve farklı ülkelerden izleyiciler Olimpiyat Oyunları'nı izlemeye gelirler, bu sırada, ulaşım ve taşıma araçlarını kullanırlar. bunlar da, "Olimpiyat Ekonomisi" kavramı içindedirler. hem turnuvalara ulaşım ve taşıma, hem de, turnuvaları sahalarında izleme ekonomisi vardır bunda.
Olimpiyat Oyunları'nı farklı ülkelerin spor federasyonları bir anlaşma içinde hazırlarlar. bunda da, uluslararası bir haberleşme ve anlaşma ekonomisi vardır. spor federasyonlarının birbirleri ile anlaşmalarının bir ekonomik temeli vardır. bir "Olimpiyat Muhasebesi" vardır bunda.
2
"Olimpiyat Ekonomisi"nin, dünya ekonomisi içindeki yeri nedir, önemi nedir, hem maddî, hem de manevî açılardan?
"Olimpiyat Ekonomisi"nin bölgesel ekonomileri de etkilediğini biliyoruz, bu nedenle bir çok ülke, Olimpiyat Oyunları'nı hazırlamak için Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ne talepte bulunuyorlar.
Yaz Olimpiyatları ile Kış Olimpiyatları, iki farklı ekonomi de getiriyor.
"Yaz Ekonomisi" ile "Kış Ekonomisi" arasındaki farklılıklar, Olimpiyat Oyunları'nda da geçerlidir.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi, "Olimpiyat Ekonomisi" açısından, Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'e bağlı kurumlarla işbirliği yapıyor, bu işbirliğinin de bir "ekonomi"si olduğu belli. bir yandan da, Olimpiyat Oyunları'na katılan ülkelerin devlet kurumları, "Olimpiyat Ekonomisi"ne katılıyorlar.
"Olimpiyat Ekonomisi", Dünya Barışı'nın ekonomik temellerini yaratmak açısından, önemli ve ilginç özellikler taşıyor, Dünya Barışı'nın korunması ve güçlendirilmesi, dünya ekonomisi, bölgesel ekonomiler ve ulusal ekonomiler arasındaki uyumun korunmasına ve güçlendirilmesine bağlı olduğu için, böyle bir bağlamda, "Olimpiyat Ekonomisi"nin önemi ve değeri doğru kavranmalıdır.
SİNAN ÖNER

giovedì 24 maggio 2012

"Eurozone" ve Yunanistan: "Ulusal Para" ve "Uluslararası Para"

1
Geçenlerde Yunanistan'da bir seçim yapıldı ve Yeni Demokrasi Partisi birinci parti olurken, öteki partiler, PASOK, Yunanistan Komünist Partisi, sosyal demokrat ve milliyetçi partiler, birbirlerine yakın oylar kazandılar. yeni bir hükümet kurulamadı, Haziran 2012'da yeniden seçimler var.
ama, aynı sırada, Avrupa hükümetleri arasında bir tartışma yeniden gündeme geldi, "Eurozone" ve Yunanistan arasındaki ilişkilerdi sorun.
"Euro"nun Avrupa Para Birimi olarak kabûl edilmesi, bazı Avrupa ülkelerinde hâlâ bir tartışma konusu. Yunanistan da, "Eurozone"da kalmak ve "Eurozone"dan uzaklaşmak gibi bir seçimi hâlâ tartışıyor.
Fransa'da geçen ay yapılan seçimleri Sosyalist Hollandé kazanınca, "Eurozone" tartışması, Fransa, Almanya, Yunanistan ve öteki Avrupa devletlerinin konusu oldu.
"ulusal para" ve "uluslararası para" ya da Avrupa'da olduğu gibi "uluslararası birlik parası" kavramları ve gerçeklikleri, bilim adamlarının da bir gündemi oldu.
2
"ulusal para", meselâ Alman Markı ya da Fransız Frangı, geçmişte, Alman ve Fransız ekonomilerinin dünya ekonomisi ile ilişkilerini belirleyen gerçeklerden biriydi. "ulusal para", bir "araç" olarak tüm dünyaya yayılmaktaydı. bir "uluslararası döviz bankacılığı ya da döviz hareketleri sistemi" vardı. "dünya kapitalizmi"nin de, "dünya sosyalizmi"nin de, bağlandığı önemli bir gerçek de, "ulusal paralar"ın dünyadaki "dolaşım"ı idi.
ama, Sovyetler Birliği, Avrupa Birliği gibi "uluslararası birlik"lerin kurulması ile, "uluslararası paralar" gündeme geldi, kabûl edildi ve yayıldı.
3
Yunanistan "Drahmi"yi "ulusal para birimi" olarak kullanıyordu. ama, "Euro"nun Avrupa Birliği'nin "para"sı olarak kabûl edilmesi ile "Drahmi" de "tedâvül"den ve tüm ekonomik ilişkilerden kaldırılmış olacaktı, kaldırılmış oluyordu.
tıpkı, Alman Markı'nın ve Fransız Frangı'nın tarihte kalması, bir anlamda geçersizleştirilmesi gibi.
ama, Yunanistan ekonomisi, Avrupa ekonomisi içinde, bir "parasal bir darlık" ya da "Euro yetersizliği" gibi bazı sorunlar yaşadığı için de, Yunanistan'ın "ulusal para"sı ile Avrupa "Euro"su arasında tam bir anlaşma hâlâ gerçekleşemedi, daha doğrusu, parasal ilişkilerde "geriye gitmek" ya da "geçmişe dönmek" eğilimleri Yunanistan'da güçlendi.
bunda, "üretim ekonomisi"nin yaşadığı sorunlar da etkendir.
4
"Euro", aslında artık yerleşmiş bir "uluslararası para"dır, ve bunda "geriye gitmek" belki de artık mümkün değildir.
ama, "dünya sosyalizmi"nin yaşadığı ekonomik ya da parasal sorunlarda olduğu gibi, "ekonomik bir gericilik" ya da "parasal bir nostalji" eğilimleri de normaldir.
5
"Drahmi" ile "Euro", ya da "Drahmi ekonomisi" ile "Euro ekonomisi" arasındaki "transfer" ya da "tranzisyon", mutlaka gerçekleşecek. bunda, Yunanistan'da seçimlerde oyların çoğunluğunu kazanan Yeni Demokrasi, PASOK ve Komünist Partisi gibi siyasî partiler, herhâlde anlaşmışlardır, en azından eğilimleri bu yöndedir.
SİNAN ÖNER